Web Tasarım Firması

Ama Öyle

21 yılını finans sektöründe geçirdikten sonra en tepedeyken her şeyi elinin tersiyle itip ´kendi istediği gibi´ yaşamayı seçen Hakan Karahan, hayatın onu getirdiği yerden geçmişine, bugününe, hayata, ölüme, işe, aşka, paraya, politikaya, evliliğe, sekse ve aldatmaya bakışını sorguluyor. Üstüne üstlük, öykü tadında kaleme aldığı bu dört denemede kendi iç dünyasındaki hesaplaşmayı okurlarının gözleri önünde yapma cesaretini gösteriyor.

Bir ip cambazı marifetiyle yaptığı bu yüzleşme sonunda da yaşamın gerçeklerini tüm çıplaklığıyla görüp, "Ama öyle!" demekten alamıyor kendini.

SABAHIN BEŞ BUÇUĞUNDA TELEFON ÇALDI

İşin en yıpratıcı tarafı ise sevgi. Doğamız ne olursa olsun, ister o, kuralların dışına asla çıkamayacak bir mizaca sahip olsun, ister ben baştan çıkarıcı şeylerin bıkmadan peşine düşen, ayakları yere basmayan biri olayım, bana duyulan sevgiden bir gün bile şüphe etmedim. Karşımda yirmi dört saat sabır taşını çatlatacak kadar inatla tasladığı, vergi memuru, ahlâk zabıtası ve başöğretmen rolü karışımına rağmen, ona duyduğum sevgiden de bir gün şüphe duymadım. İşte yıpratan da bu! Birbirinizi sevmezsiniz, olur biter. Herkes kendi hayatını yaşar. Keşke bu kadar kolay olsa. Arada sevgi var! O zaman kaos da var! Buna rağmen zannedersem o da ben de sonuçta istediğimiz hayatı yaşadık.

Gene de serzenişte bulunmadan edemiyor insan. Keşke eve geldiğinde kendine bir içki koysa, sevdiği müzik çalarken dans etse, sonra spordan felsefeye, kadınlardan hayatın tuhaflıklarına, seyahatten aşka her şeyi konuşsa idi. Yeter ki gündemimiz hep İstanbul Sanayi Odası´nınki ile aynı olmasaydı! Nafile. Hep ayrı konuları konuşmaya hevesliydik. Hep ayrı şeyler ilgimizi çekti. Hep başka şeylere güldük. O hep ben onun yaşadığı hayatın kopyasını yaşayayım istedi. Bir ara neredeyse başarıyordum da. Ama olmadı. Çünkü iç dünyalarımız ayrı. Onun en yaratıcı olduğu yerde ben orta kıratım. Söz konusu aşırılıklar olduğu zaman da, bu konu babamın ilgisini çekmezdi hiç. Babamın her şeye hazır bir reçetesi, proforma bilançosu, kâr zarar projeksiyonu, bir planı ve programı vardı. Asla serüvene atılmadı. Sırları vardı. Sırlar bilirdi. Sırlar bilen insanları tanırdı. Herhalde benim bilmediğim bir şey biliyordu ki, böyleydi. Tutarlılığını bir an bile kaybetmedi. O hiç durmadan çalıştı. Neden acaba?

MÜNASEBETSİZ

Kaz dışkısı rengindeki, 06 plaka yaşlı kamyonetimden inip herkesin buluştuğu kalabalık meydana doğru yürüdüm. Ankaralı değilim. Plaka öyle. Değiştirmedim. Ters yoldan gittiğimde faydalı oluyor. Yanımda duran arabadan üç kadın indi. Tanımıyorum. Ciltleri felaket. Bana şöyle bir baktılar. Buzhane balığı gibi geri baktım. Birbirlerinin kulaklarına bir şeyler fısıldayarak önümden yürümeye başladılar. Yavaşladım. Görüntü karşısında refleks olarak bir sigara daha yaktım. Blucin giydirilmiş üç adet dana!

Tabii ya. Beni bağışlayın, düşünemedim. Onlar artık birer anne! Başka boyuttalar. Seks üstü bir kavram. Erkekler anlayamaz. Klasik mazerettir annelik. Onların çocuğu var, dolayısıyla kimse cesaret bile edemiyor sormaya, "Niye o güdük boyunuza rağmen seksener kilosunuz?" diye. Yargılamak benim haddime düşmez. Çirkin ve kilolu olmalarına rağmen belki çok iyi kalpli kızlardır. Mükemmel annelerdir. Kocalarına yazık mı acaba? Yoo! Kocalar zaten başkalarıyla yatıyor. Umurlarında değil. Bir yandan da bunlara el sürmek için sapık ötesi bir enlem ve boylamda Fellini gezintileri müptelası olmak lazım.

Meydana yaklaştıkça adamların pek de farklı olmadığını görüyorum. Şişman yanaklar. Kel kafalar. Göbekli. Kalın belli. Çoğu bayağı kötü. Gömlek yakalarından kıllar fışkırmış. İyi ki kadın değilim! Kadın olsam da zaten yanıma yaklaştırmazdım. Ne tuhaf! Hepsinin de hayatlarında onları öpen, okşayan, koklayan, daha da beteri sevişen kadınlar var. İki tür. Para mukabili buluştukları ve tabii ki eşleri. Kanatsız melekler. Bu kanatsız melekler de olmasa demek herifler hiç cinsel ilişkide bulunamadan ölecekler. Bu gorillerle yatan ey yüce kadınlar, iyi ki varsınız.

Ah ne aptalım! Önümde yürüyen üç semiz bayanla, meydanda rakı içen sınıf arkadaşlarım beyefendiler aslında birbirleri için yaratılmışlar. Tencere kapak misali. Her şekil ve şartta alan memnun, satan memnun. Bana sükut düşer. Heriflerden bazılarına bakınca kendimi tutamayıp güldüm. Şu güzel yaz akşamında, eski okulundaki partiye, kravat ceket gelmiş. Takım krem rengi üstelik. Yaz diye herhalde. Halkım yazları açık, kışları koyu renk giymek üzere şartlandırılmıştır. İlkbahar ve sonbaharda ne yapacaklarını bilemezler.

AŞK REJİMİ

Bebek Parkı´ndan geçerken bir sigara yaktım.

Bir erkeğin oluşumunda hiç kimse tek başına bu malı ben yaptım diyemez. Şimdi beni annem mi yaptı? Babam mı? Gelişmemi neye borçluyum? Okuduğum okula ve hocalarıma mı? Aileme mi? Arkadaşlarıma mı? Sevgililerime mi? Gezdiğim ülkelere mi? Aklıma mı, tecrübelerime mi? Herkesin ve her şeyin bir payı var görüldüğü gibi. Bir buzdolabı yapılıp tamamlanıncaya kadar pek çok kişinin zihninden başlayıp elinden geçiyor. Neticede, biten her mal işçilerin tamamının eseri. Ama her üretici işin bir kısmını üretiyor. Örneğin Kordsa, kord bezi üretiyor. Beksa ise çelik tel. Brisa, bunları alıp, ithal ettiği kauçukla beraber karıştırıp lastik imal ediyor. Fakat teknolojiyi de Japon Bridgestone´dan alıyor. Ford ise bu lastiği alıp otomobiline takıyor. Yani bütün üreticilerin de her çeşit üretime ihtiyacı var. Bizi yetiştirenlerin de erkekse kadına veya kadınsa erkeğe ihtiyacı olduğu gibi. Yalnız yapılmıyor. Aşkın anlayışa, fedakarlığa, akla, kalbe, vücuda, duygulara ve en az iki kişiye ihtiyacı olduğu gibi. ´Ménage à trois´ ise üç kişi gerektirir. E, tabii! kâr yoksa üretim duruyor. Tek taraflı aşk olmaz. Eğer sevilmiyorsa, seven için hayat duruyor.

Karşılıklı aşk ya da üstün vasıflı sosyalizm ise kapitalizmin içinden doğup gelişiyor. Ve kapitalizmi yenemezse, yırtamazsa, su yüzüne çıkamazsa, kaybolup gidiyor. Ne kâr kalıyor, ne de yar. Sosyalist ekonomide üretim sadece toplumsal mahiyette, toplum için. Aynı eşitlikte ya da aynı eşitsizlikte. Eflatun ne demiş? "Aşk sevenin içindedir, sevilenin değil!" Eksik durumda sosyalizm yürümez. Eşit sevgi yoksa üretim de yok. Toplum da yok. Tabii bu insanlar buhar olup uçacak manasında değil.

Caminin önünden yürürken yanımdan Ahmet´in labradoru Bando koşarak deniz tarafına gitti. Gidiyorsa bir bildiği vardır. Bu hayvan oldum olası benden daha akıllı. Umumi tuvaleti geçtim. Kahveye yaklaşıyorum. Uzaktan görüyorum. Özcan, Selo, Çiğdem sabahın körü olmasına rağmen vızır vızır çalışıyorlar. Serdar köşeye oturmuş bir şeyler okuyor. Öbür çaprazı Nef´i tutmuş bile. Erken kalkmak ya mecburiyetten ya yaşlılıktandır işte böyle.

İnsanlar dünün anılarını, bugünün olaylarını ve geleceğin planlarını içlerinde taşırlar. Her devir de insan barındırdığına göre, mutlaka geçmişin, bugünün ve geleceğin bir karışımıdır. Aşk da ilelebet olacaksa, ki inanılıyorsa olur, bu şu demek: İleride kapitalizm yerini sosyalizme bırakacak. Ki inanılıyorsa olur! Bugün Türkiye´de sosyalizme en yakın parti hangisi? CHP! Offf!! Bu CHP ile mi olacak? Hadi canım. İşte bitti rüyalar. Ne aşk kaldı ne meşk.

BALERİNA

Eyvah´ diye içimden geçirdim, kadınla daha önce tanışmış mıydım acaba?
"Siz beni tanıyor musunuz?"
"Evet."
Kaşlarım çatıldı. Hani bazı sabahlar vardır. Bir gece önce arabayı nasıl kullandığını, nereye park ettiğini bile hatırlamazsın. Dikkatle yüzüne bakarak elimi uzattım. Yüzük parmağımı yokladı.
"Ah. Ne ayıp. O kadar yıl Amerika´da okumuşsunuz eski günler hatırına bir üniversite mezuniyet yüzüğünüz bile yok," dedi.
"Üniversiteden tek hatıra sırtımdaki tırnak izi," dedim.
O şuh bir kahkaha atarken devam ettim.
"Tekrar memnun oldum. Ben."
"Kim olduğunuzu biliyorum," dedi.
"Evet. Öyle demiştiniz."
"Öyle. Merhaba, ben Carla."
Hadi bakalım, oyunsa oyun. Tebessüm ettim.
"Hayır değilsiniz."
"Nereden biliyorsunuz?"
"Çünkü Carla demin şarkı söylüyordu."
Ummadık çabuklukta dediğimi anladı ve konuyu hiç sündürmeden, "Ah, tahmin etmiştim," diye devam etti. "Ben Carla´yla Sinan arasındaki aşka bayılıyorum. Pekâlâ, ben Neslihan."
El sıkıştık.
"Carla ölecek mi?" diye sordu.
"Saçma sapan polisiyeleri mi okuyorsunuz?"
"Tabii."
Gülerek sordum. "Saçma mı hakikaten?"
Düzgün parmaklarını bir an belime koydu. Hafifçe sıktı. Sürate bak. Girişken. Şimdiden el teması başlattı. Hem de en sevmediğim yerimden.
"Hayır canım, kızı sakın öldürmeyin öbür kitapta."
İçimden rejime girme kararı alarak, "Bakarız," dedim.
"Ne zaman devamı gelecek?"
"Bilmem."
"Ne demek bilmem. Kim bilecek? Çalışmıyor musunuz?"
Yalan söyledim, "Çalışıyorum."
Demin sıktığı noktayı parmaklarıyla tekrar sıkarak sordu.
"Nerede, barda mı?"